Psikolojide Rüya

Psikolojide Rüya, Psikologlar rüyayı, insanın ruh durumuyla ilgili bir tür data olarak kabul etmişlerdir. Hatta onlar, bir kişi ile ilgili rüyaları aracılığıyla elde edilebilecek bulguların, onun reel hayatını incelemekle elde edilebileceklerden daha çok olduğu görüşündedirler. Aynı vakitte psikologlar, rüyanın mahiyeti ve kıymeti ile ilgili dahi pekçok görüş ileri sürmüşler ve rüyanın kaynağı ile ilgili birtakım iddialarda bulunmuşlardır.

Bu alanda çalışmalar yapan Freud (ö. 1939) “Düşlerin Yorumu” isimli bir yapıt yayımlayarak kendi tezlerini meydana koymuştur. Freud’un esas fikiri, bu şekilde açıklanabilir: İnsan davranışlarında yaşanılan olayların zihinde bıraktığı izler önemlidir. Bu izlere bir şekilde ulaşılabilirse, insanın iç dünyası ve buna tabi sıkıntıları dahi anlaşılmış olur. Düşler şayet, insanın bilinçdışına götüren anne yollardır. Düş görenin anlattığı durumuyla, düşteki bu yahut bu ölçüde tutarlı imgelerin altında, bir diğer içerik gizlidir ve bunda, öznenin derin ruhsal hayatı dile gelir. Düşün, bir gün evvelki çoğunlukla ehemmiyetsiz olaylarla ilişkisi olduğu ve doğal yahut dış uyarıları kapsamına giren (pek sık olmamakla birlikte) doğrudur. Ama asıl mühim olan, her düşün, bir yahut daha çok derin talebi, açılmış yahut kapalı bir biçimde dile getirmesidir. Bu nokta üzerinde ısrarla duran Freud’a göre, gerçekleşmesini hiç bir vakit istemediğimiz içeriklerle yüklü düşleri sık sık görmemiz ve ayrıyeten boğuntulu, karabasanlı düşler bizi aldatmamalıdır; zira tüm şunlar, bilinçdışı ile şuur arasındaki bir çatışmanın sonucudur.

Ayrıca Freud rüyaları, ruhun en mühim faaliyetlerinden sayar. Rüyaları, kaybedilen hatıraların yineleme hafızaya yansıması olarak görür. Gizli arzuların düş aracılığıyla icra edilmesini en mühim motif olarak değerlendirir. Bu manada rüyalar, her bireyin emrinde olup, pekçok kere görülen düş, bireyin mühim bir sorununa işaret etmektedir. Ama ona göre düş, her şeyden evvela çocukluk devresine ilişkin bilinçdışı bir isteğe işaret etmektedir ki, bu talep rüyanın asıl kaynağıdır. Çocukluğumuzda sahip olduğumuz tüm özellikler, istekler, üstelik ileriki yaşlarımızda hiç alaka duymadığımız yönelimler, düşlerimizde yaşamaya devam etmektedir.

Freud’a göre rüyaların oluşmasında tesirli olan faktörler şunlardır:

  1. Dış duyusal uyarımlar: Buna göre, uyku sırasında ferde haricen bir uyaranla etkide bulunulduğunda, rüyanın biçimi değişmekte yahut bu direkt rüyanın kaynağı olabilmektedir. “Mesela, yatmadan evvela ayaklarında sıcak su şişesiyle yatan biri, rüyasında dahi Etna dağına tırmandığını ve orada toprağın dayanılmayacak kadar sıcak olduğunu görebilir.”
  2. İç duyusal uyarımlar: “İç duyusal uyarımların rüyaları harekete geçirme kuvveti ile ilgili en mühim delil hallüsinasyonlardır. Bunlar göz kapaklarının kapalı olduğu hallerde gözün önünde canlanan değişik şekillerden ibaret oluşumlardır. Bunlar sık sık çok canlı ve süratle değişen imgeler olup, uykuya dalma devresi süresince birtakım şahıslarda kendini göstermeye meyillidirler. Ayrıca gözler açıldıktan sonra dahi bir zaman devam edebilirler. Mesela çok acıkan biri, gözünün önünde bir tabak ve tabaktan gıda alan bir el görmüş, bu hallüsinasyonu takip eden rüyasında şayet geniş bir masada oturduğunu ve yemek yiyenlerin çatallarıyla gümbürtü çıkardıklarını görmüştür.”
  3. İç organlardan gelen uyarılar: Tüm iç organlarımız, uyarılma hallerinde yahut hastalıklar esnasında huzursuz edici bir uyaran özelliğe sahiptirler. “Kalp ve akciğer hastalıklarında endişeli rüyaların gördüğünüz çoğunlukla kabul görmektedir.”
  4. Ruhsal uyarılar: Saydığımız sebeplerin dışında rüyaları harekete geçiren bir başka neden ruhsal uyarılardır. Ancak, rüyaların ruhsal kaynağı tam manasıyla belirlenememekle birlikte başka sebeplerin aktif olmadığı rüyalarda uyaran olarak ruh kabul edilip bu boşluk doldurulmaya çalışılmıştır

Nietche (ö. 1900) de pekçok öykü, mit ve rüyaların bir araya getirilmesiyle uğraşmış ve rüyaları, direkt olarak gerçekleşmeyen eski olayların dolaylı olarak yapılabileceği bir olgu olarak değerlendirmiştir. Ona göre düş yorumu, insanın eski bilgisinin elde edilmesini ve ruhunda olanların bilinmesini hedeflemektedir.

Haffner’e (ö. 1884) göre; rüyalar, birinci planda uyanıklık durumunu yansıtırlar. Rüyaların kısa zaman evvela şuurumuzda yer almış düşüncelerle ilişkisi vardır. Dikkatli bir izlenim, bir rüyayı bir gün evveline bağlayan izi bulacaktır. Maury (ö. 1877) şayet bu hususta kısaca, “gördüğümüz, söylediğimiz, istek ettiğimiz yahut yaptığımız şeylerin rüyasını görürüz” demektedir.

Rüya ile ilgili negatif değerlendirmeler yapan ilim adamları dahi vardır. Bunun nedeni rüyaların, gerçeküstücülük kontrolü olmayan irade dışı bir bellek çalışması olmasıdır. Bu şekilde düşünenlerin başında Maury gelmektedir. O, düşleri bu özelliğinden ötürü delilikle tıpkı ölçüde değerlendirir. “Maury: “Kesinlikle makul olan ve azıcık tutarsızlık, vakit karışıklığı yahut saçmalık içermeyen hiç bir düş yoktur” derken, Dugas “Bir düş ruhsal, romantik ve zihinsel bir anarşidir. Başıboş ve denetimsiz yahut gayesiz davranan işlevlerin bir oyunudur, rüyalarda ruh, ruhsal bir otomata dönüşür” demekte, bir diğer tanımda Lemoine; “düş imgelerinin tutarsızlığı rüyaların tek esas özelliğidir” ifadesini kullanmaktadır.”

Hobbes (ö. 1679), rüyaların bütününün hastalıklı olayların etkisiyle oluştuğunu söylemekte ve bireyin rüyasında gördükleriyle günlük yaşamda hayat sürdürdükleri arasında ters bir orantı olduğunu vurgulamaktadır. Zira ona göre uyanıkken hareket beynimizden gelirken, uyur iken hareket iç organlarımızdan sebeplenmektedir.

Bazı psikologlar şayet rüyaların esasını tamamıyla dış uyarıcılarla dikkatini kurarak açıklama ederler. Böyle fikir edinenler görüşlerinin ispatı için bu örneği verirler: Sabah zil sesiyle uyanacak ve kahvaltı hazırlayıp çocuklarını okula hazırlayacak olan ana, uyumayı sürdürdüğünde bir zaman sonra, kendisini uyandırması için kurduğu zilin sesiyle birlikte rüyasında, kalktığını, çocuklarına kahvaltı hazırladığını ve onları okula yolladığını görür. Netice olarak gördüğümüz rüyalar bir dış uyarıcının bir şekilde algılanmasının sonucudur.

Netice olarak psikolog ve felsefecilere göre rüyalar, insanın çeşitli hallerine göre üç kısımdır.

  1. Biyolojik rüyalar: Genelde uykuya yatılan ilk saatlerde kendini gösteren, günlük hayatın bir devamı biçiminde meydana çıkan rüyalardır. Zira, uykunun başlangıcında insanın sinir sistemi ve duyu organları, aynı motorun durmasından sonra pervanelerin bir zaman daha çalışması gibi bir etkinlik gösterirler. Mesela insanın çalıştığı işte noksan bıraktığı etkinlik, rüyada sonuçlanmış yahut devam etmekte görülebilir. Bu tip rüyalar genellikle ehemmiyetsiz kabul edilir.
  2. Psikolojik rüyalar: Kişinin ağır bir uykuya daldığı, el, ayak ve beş duyu organlarının devreden çıkarak, kendisinden geçtiği anda gördüğü rüyalardır. Bu tür rüyalar insanın bilincine yığılmış olan his ve isteklerin gayriihtiyari dışa vurularak kendini göstermesi biçiminde meydana çıkan rüyalardır. Bu rüyalar reaksiyonsal rüyalar olup aktüel iş ve eylemlere bir reaksiyon kalitesi taşırlar. Mesela günlük hayatında diğerlerinden haksız reaksiyon ve zulüm gören şahıs, rüyasında onları alt edebilecek rüyalar görebilir. Bu bunun yanı sıra onu ferahlatıcı bir özellik taşır.
  3. Ruhanî rüyalar: Bu rüyalar genellikle sabaha karşı görülen rüyalar olup daha gerçekleşmemiş ve ara sıra düşünülmesi dahi olasılık dışı olan, gelecekten haber veren rüyalardır. İnsan bu tarz rüyaları dahi fakat ruhuyla görür.

Ruhanî düş anlayışının, psikologların, rüyaların kaynağını belirlemede gösterdikleri maddeci davranış hesaba katıldığında (her rüyanın biyolojik yahut psikolojik bir iç yahut dış nedeni olması) Freud’da gördüğümüz, nedeni anlaşılamayan yahut başka unsurların etkisinin belirlenemediği rüyalar için, bu boşluğu doldurma gayeli bir kabul olduğu görülmektedir.

Kaynak: TC SAKARYA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

Serkan BAŞARAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı

Yükleniyor...
Başa dön tuşu