Peygamberlere İman

Vahiy Nedir? Peygamberlik Nedir?

Yemek Tarifleri

Peygamberlere İman, Peygamberliğin ne olduğunu açıklamadan önce Peygamberliğin ilk şartı sayılan «vahiy» ile alâkalı bazı bilgiler verelim.

VAHİY NEDİR?

Şu bir gerçektir ki Peygamberlere gelen vahiy ‘in keyfiyetini yine Peygamberlerden başkası bilemez. Bizim bu hususta söyleyebileceklerimiz vahyin tarifi ve derecelerini açıklamaktan ibaret olacaktır. Buna göre, «vahiy»; bir şeyi herhangi bir vasıtayla gizlice ve süratle bildirmektir. Burada vahiy edilenle vahyolunan arasında yakınlık, uzaklık, sözle olup-olmaması, her ikisinin aynı cinsten bulunması söz konusu değildir. Vahiy ‘in pek çok çeşidi vardır; kâh söz ile kâh yazıyla kâh kalbe kesin bir duygu bırakmak, kâh teshir, kâh doğru rüya görmek suretiyle olur.

Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e gelen vahyin başlangıç sırasına göre belli-başlı altı mertebesi vardır:

a) Birinci mertebesi:

Allah Resûlünün doğru çıkan rüyalarıdır. Nitekim Hz. Aişe radıyallahü anhâ şöyle der: «Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hiçbir rü’yâ görmezdi ki sabah aydınlığı gibi vâzıh ve aşikâr olmasın.»

b) İkinci mertebesi:

Pegamber (s.a.v.) uyanıkken meleğin görünmeden vahyi doğrudan kalbine ilkâ etmesidir. Bu husus Allah Rasûlünün şu hadislerinde şöyle açıklanır.

— «Hiç şüphesiz Rûhu’l-Kuds (olan Cebrâil) kalbime şu sözü üfledi: Hiçbir nefs (canlı) bütün rızkını tamam olarak almadıkça ölmez. Öyle ise Allah’tan sakınınız da meşru yoldan ayrılmayınız.»

c) Üçüncü mertebesi:

Meleğin bir insan suretinde inerek Peygamberimize hitap etmesi, Peygamber (s.a.v.)’in de Meleğin söylediklerini eksiksiz telâkki buyurması şeklindedir. Meselâ; Cebrâil aleyhisselâm çoğu kez sahabeden Dihye b. Halife el-Kelbî’nin suretine girerek Efendimizin huzuruna inerdi.

d) Dördüncü mertebesi:

Meleğin çan çıngırtısını andırır bir sesle Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem’e hitap etmesidir. Bu ses ya Meleğin bizzat kendi sesidir, ya da kanatlarının sesidir. Vahyin en ağır şekli buymuş. Vahyin bu mertebesini de şu hadisten öğreniyoruz: Aişe radıyallahü anhâ anlatıyor: «Bir keresinde Hişâm oğlu Hâris, Rasûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem’e:

— Yâ Rasûlallah! Sana vahiy nasıl, ne şekilde geliyor? diye sordu.

Rasûlullah:
— Bazı zamanlarda çıngırak sesi gibi gelir, ki bana en ağır geleni budur. Bu hâl benden kesilir-kesilmez Meleğin bütün söylediklerini bellemiş olurum. Bazı zamanlarda da Melek bana bir adam suretine girerek söz söyler, ben de söylediklerini bellerim.»

Hz. Aişe diyor ki: «Yeminle söylüyorum. Çok soğuk bir günde Rasûlullah (s.a.v.)’i kendisine vahyi inerken görmüştüm, o hal zail olunca şakaklarından buram buram ter akmıştı.»

e) Beşinci mertebesi:

Cebrail aleyhis selam’ın asıl suret ve hey’etiyle ve her biri gökyüzünü göstermeyecek şekilde altı yüz kanadını açarak Peygamber (s.a.v.)’e gelip vahyi-i İlahi’yi iletmesidir.

f) Altıncı mertebesi:

Allah’ın Rasûlü Mi’raç Gecesi göklerin üstünde iken doğrudan hitap-ı İzzet’e mazhar kılınmasıdır. Beş vakit namaz işte o demde ve bu yolla farz kılınmıştır.

Vahyin bu kısımlarına Şûra suresinin şu ayeti de delâlet etmektedir:

(Ya) bir vahyi ile ya bir perde arkasından yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dilediğini vahiy etmesi dışında Allah’ın hiçbir beşere kelâm söylemesi vaki olmamıştır. Şüphesiz ki O, çok yücedir, mutlak bir hüküm ve hikmet sahibidir.» Vahyin en meşhur ve en çok vuku bulanı Meleğin getirdiği vahiylerdir. Kur’an’ın tamamı bu suretle indirilmiştir. Buna vahiy-i celî (açık vahiy) denir.

PEYGAMBERLİK NEDİR?

Farsça bir isim olan Peygamberlik «nübüvvet» kelimesinin karşılığıdır. Şeriat ıstılahında nübüvvet: «Allah Teâlâ’nın dünya ve ahiret ile alâkalı Murad buyurduğu umurun insanlardan seçtiği kimselere bildirmesidir.»

Biz, peygamberlerin hepsine inanıp tasdik ettikten sonra, aralarında derece farkları olduğunu da kabul ederiz. Şöyle ki:

Nebi: Allahu Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını insanlara haber veren peygamberlere verilen bir isimdir. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilmeyip de kendisinden önceki bir peygamberin kitabını ve şeriatını ümmetine bildirmeye görevli olan peygamberlere «Nebi» denir.

Resul: Yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygamberlere «Resul» denir.

Buradan da: «Her Resul Nebi’dir fakat, her Nebî Resul değildir.» neticesine varabiliriz.

PEYGAMBERLİK KESBÎ DEĞİLDİR:

Peygamberlik çalışmakla elde edilemez, o bir mevhibe-i  İlahi’dir, Rabbani bir bağıştır. Bir kişi bütün mesaisini ibadetle geçirse, nefsani isteklerinden, şehevî arzularından sıyrılsa, dünyevî zevklerden uzaklaşsa yine de ne Nebî ne de Resul olabilir! Peygamberlik hususî bir lütuftur, Allah onu mümin kullarından ehil gördüklerine bahş eyler ve Peygamberliğe seçtiği kulunu buna hazırlar;

O’nu nefsinin kötülüğünden, azgınlığından, aklının sapıtmasından, ahlâkının bozulmasından korur, O’nu bu şerefli makama ehil bir halde yetiştirir.

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI?

Peygamberler de bizler gibi birer insandır, yerler, içerler. Fakat O’nlar kendilerine yüklenen vazifenin gereği olarak bazı mümtaz sıfatlara kamil manada sahip olmak zorundadırlar. Bu sıfatlar şunlardır:

a) Sıdk
b) Emanet
c) Tebliğ
d) Fetanet
e) İsmet.
a) Sıdk sıfatı:

a) Sıdk (doğruluk) sıfatı: mutlak bir sıfattır. Niyette, iradede, sözde, işte, davranışta doğruluk hep bu sıfatın icabıdır. Peygamberliğe ehil zatın doğruluğun zıddı olan yalan, nifak, ihmalkârlık, ilgisizlik gibi sıfat-ı zemimelerden (yerilmiş, kötü sıfatlardan) uzak bulunması şarttır.

b) Emanet sıfatı: Emanet (güvenirlik) sıfatı da mutlak bir sıfattır. Peygamberlerin son derece güvenilir şahıslar olmaları zorunludur. O’nlar sözlerinde, işlerinde, hükümlerinde, nakillerinde, rivayetlerinde, tebliğlerinde, gizli ve aleni yaşantılarında emin kimselerdir. Bir an için bile hıyanetleri düşünülemez. Hıyanetle, Nübüvvet birbiriyle bağdaşamaz.

c) Tebliğ sıfatı: Tebliğ, iletmek demektir. Peygamberlerin tebliğ sıfatıyla muttasıf kılınmalarından maksat şudur: Bir peygamber tebliğe mükellef tutulduğu her emri ümmetine iletmek mecburiyetindedir, zerre bir şey saklayamaz. Korkmak veya bir menfaat ummak gibi bir sebeple vahiy edilen bir emri gizleyemez.

d) Fetanet sıfatı: Fetanet çok akıllı olmak, üstün zekâya sahip bulunmak anlamlarına gelir. Peygamberler üstün akla, derin ve ince şuura, berrak bir zihne, mükemmel bir hisse, süratli bir kavrayışa sahiptirler. Hatta Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’in ünlü şairi Haşan b. Sabit radıyallahü an Allah Resulünü övdüğü bir beytinde şöyle der:

«Rasûlullah’ın apaçık mucizeleri olmasaydı bile onun ani hadiseler karşısındaki keskin görüşü peygamberliğini ispata yeterdi.»

Demek ki vahiy’i telakki etmeye ehil olabilmek için en üstün akla ve zekaya sahip olmak şarttır. Üstün akıl ve zekalarıyla maruf şahısların zekâ ve akıllan Allah Elçilerinin akıl ve zekalarına nispetle bir hiçtir. Mümin bunu böyle bilmek ve buna bu şekilde inanmak zorundadır. Zira gerçek kemâlât sahibi yalnız O’nlardır.

e) İsmet sıfatı: Burada büyük ve küçük günahlardan korunmuş olmak anlamına gelen ismet sıfatı da Peygamberlerin en mümeyyiz vasıflarından biridir. Peygamberlerin günahlardan korunmaları iki açıdan incelenir.

a) Peygamberliğe mazhar kılınmamandan önce;
b) Kendilerine Peygamberlik verildikten sonra.

PEYGAMBERLER HAKKINDA:

İnsanlardan bazılarını yine insanlara müjdeci ve korkutucular olarak gönderen, beşerin akıllarıyla kavrayıp anlayamayacakları dünya ve ahiret umuruyla ilgili mes’eleleri bu zevât vasıtasıyla açıklayan, inananları Cennet’le muştulayan, inanmayanları Cehennemle korkutturan Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberler göndermedik hiçbir kavim bulunmadığını bildirip şöyle buyurmuştur:

— «Hiçbir ümmet müstesnâ olmamak üzere mutlaka içinde (azaptan) bir korkutucu (Pegamber gelip) geçmiştir.» (Fatır Suresi: 24)

Peygamberlerin gönderildikler zaman, peygamberlerin isimleri, büyükleri, deruhte ettikleri vazifeyi ifada karşılaştıkları güçlükleri, başarıları, düşmanlarının akıbetleri hususlarında bilgi veren güvenilir yegane kaynak Allah’ın kitabıyla Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’in hadisleridir. Bu iki kaynağın dışındaki kaynaklar mutemed değildir. En üstün insanlar olan Peygamberleri hakkıyla ancak bu iki kaynaktan öğrenebiliyoruz.

Peygamberlerin tarihi atamız Hz. Âdem’in yeryüzüne inişiyle başlar, neslinin çoğalmasıyla orantılı olarak da yeni yeni Peygamberler gönderilir.

PEYGAMBERLERİN SAYILARI:

Gönderilen Peygamberlerin sayıları hakkında kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla birlikte büyük bir yekûn teşkil ettikleri şüphesizdir. Zira Allah Teâlâ:

— «Ant olsun ki Biz her ümmete: Allah’a kulluk edin, putlara tapmaktan kaçının diye tebligat yapması için bir Peygamber göndermişizdir.» (Nahl Suresi: 36) buyurmuştur.

Evet Peygamberlerin sayıları hakkında muayyen bir rakam veremeyiz, çünkü bu vahiyen sabit değildir. Kesin rakam vermek, ya peygamber olmayanları peygamberlere katmak ya da peygamber olanları peygamberler halkasından koparmak demektir. Bunun için ihtiyatlı davranıp rakam vermemek daha uygundur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

— «Ant olsun ki senden evvel de Peygamberler gönderdik. Onların içinden sana kıssalarım anlattığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de vardır.» (Mümin Suresi: 78).

KUR’ÂN-I KERÎM DE İSİMLERİ GEÇEN PEYGAMBERLER VE SIRALARI:

Kitabımızda yirmi beş peygamberin Allah’ın selamı üzerlerine olsun adı geçmektedir:

1- Adem           13- Musa
2- İdris              14- Harun
3-Nûh               15- Davud
4- Hûd              16- Süleyman
5- Salih             17- İlyas
6- İbrahim        18- Eyüp
7- Lût               19- El-Yesa’
8- İsmail           20- Zü’1-Kifl
9-İshâk             21- Yunus
10- Yakup        22- Zekeriya
11-Yusuf          23- Yahya
12- Şuayb        24- İsa
25- Muhammed (s.a.v.)

ÜLÜ’L-AZM (AZİM SAHİBİ) PEYGAMBERLER

Kur’an-ı Kerim’de azim sâhibi, yâni şeriatların tesis ve takririnde üstün bir azm ve cehd gösteren, bu uğurda her türlü meşakkat a göğüs geren Peygamberler diye nitelendirilen bir kaç Peygamberden ayrıca söz edildiği için bunları bilmek de lazımdır. Allah Teâlâ Ahkaf suresinin son ayetinde şöyle buyurur:

— «O halde (Habibim) Peygamberlerden Azîm sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de (kavminin eziyyetlerine) sabret.»

Azim sahibi diye nitelendirilen peygamberlerin hangileri olduğunu da Ahzâb Suresinin yedinci ayetinden öğreniyoruz. O ayetle mealen şöyle buyurulur:

— «Hatırla o zamanı ki Biz, Peygamberlerden misaklarmı (yalnız Allah’a) ibadet ve ümmetlerini de buna davet edeceklerine dair ahd ü peymân almıştık. Senden de Nûh’tan da, İbrahim’den de, Mûsâ ile Meryem’in oğlu İsa’dan da. (Evet) Biz, Onlardan öyle sapasağlam bir misak aldık.»

Bu ayette, peygamberlerden yalnız beşi zikredilmiştir, Rasûlullah’ın önce zikredilmesinin sebebi hikmet ve faziletçe hepsinin fevkinde olmasındandır.

PEYGAMBERLERE ÎMÂNIN ŞART OLUŞU:

Mümin olabilmenin şartlarından biri de Peygamberlere inanmaktır. Peygamberlere iman da iki kısımdır: icmâli iman, tafsili iman. İcmali iman demek Allah Teâlâ’nın Peygamberlerle ilgili olarak verdiği haberlerin hepsini istisnasız kabullenmektir.

Tafsili iman ise, Kur’an’da sözü edilen Peygamberleri isimleriyle anıp her birinin Peygamber olduğunu ikrar etmektir. Yahudi ve Hristiyanlar gibi bazısını kabul bazısını reddetmemektir. Böylesi bir tutum katışıksız küfürdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

— «Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de Allah ile Peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen (Allah’a inanıp Peygamberlerine inanmayan) bunlardan kimine inanırız, kimini inkâr ederiz diyen ve böylece (küfür ile iman) arasında bir yol tutmaya yeltenen kimseler (yok mu?) İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz, o kafirlere hor ve hakir edici bir azap hazırlamışızdır.» (Nisa suresi: 150, 151)

PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ:

Peygamberler, Peygamber olduklarını söylediklerinde pek tabiî mukavemetle karşılaşırlardı. Onlar da bu menfi tepkileri tesirsiz kılmak, davalarında sadık olduklarını göstermek gayesiyle akıllara durgunluk veren, alışılmış hadiselerin dışında, tabiî kanunları alt-üst eden bir takım üstün işler gösterirlerdi. Peygamberlerin izhar ettikleri bu harikulâde hallere «mucize» denir.

Bir Peygamberin gösterdiği mucizeyi, ne o Peygamberin devrinde ne de o peygamberden sonra Kıyamet’e değin peygamberler dışındaki bir insanın meydana getirmesi, göstermesi asla mümkün değildir. Tespit edilen ve edilmeyen ne kadar tabiî kanun varsa hiçbirisi bir tek mucizeyi izah edecek nitelikte değildir.

Mucize’nin mucize oluşu tabiat kanunlarına aykırı oluşundan gelir. Bunda yadırganacak bir nokta da yoktur. Çünkü tabiat kanunlarını yaratan, Allah bu kanunlarda zıt hadiseleri yaratmaya da kadirdir. Mucizeleri tabiî kanunlarla açıklamaya kalkışmak büyük hatadır. Bizim vazifemiz Kur’an’ın ve sahih hadislerin haber verdiği mucizeleri oldukları gibi kabullenmemizdir.

Kitaplara İman

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı

Yükleniyor...
Başa dön tuşu